7.koğuştaki Mucize

Etiketler

, , ,

Geçen hafta bir arkadaşımla Joker‘e gittim, filmden çıkarken dedim ki Oscar’ı Joaquin Phoenix alır, kesin dedim… Çok etkilendim, üzerine çok uzun yazmadım, bir evvelki yazımda kısaca değindim.

Bu hafta da yerli bir film “7.koğuştaki Mucize‘ye gittim ve dedim ki eğer Oscar’a aday olsaydı Aras Bulut İynemli, Phoenix’e rakip olurdu…Joker’den etkilendim, bu filmden de çok etkilendim. Konuya girmeyeceğim, vizyona yeni girdi, görecekler için spoiler vermeyeyim. Ama filmdeki oyunculuklar ve işlediği temaya değinmeden edemeyeceğim. Aras Bulut’un bu kadar başarılı bir oyuncu olduğunu bilmiyordum, gözlerdeki o saflık, ellerini ve bedenini kullanması, gülüşü, duruşu, tek kelime ile muhteşem. Nisa Sofiya Aksongur, Memonun kızını canlandırıyor, o kadar güzel ve yaşının çocuğu ki. Mesut Akusta, İlker Aksum, Yurdaer Okur, Yıldıray Şahinler, Deniz Baysal, Sarp Akkaya, Celile Toyon ve Deniz Celiloğlu hepsi ayrı ayrı çok başarılı.

Filmi izlerken ağlamaktan gözlerim kapandığı için bazı sahnelerdeki detayları kaçırmış olabilirim. İçim yandı izlerken. Ajitasyon olduğunu düşünenler de yok değil, ben filmin bütününe baktığımda ajitasyondan çok hepimizin, hayatımızın belli dönemlerinde karşılaştığımız sistemle başaçıkma yolunda verdiğimiz mücadeleyi yüreğinizi yakan bir konu üzerinden işlediğini düşünüyorum. Eğer hak yerini bulmuyorsa siz kendi yöntemlerinizle hakkınızı ararsınız, bütünsel mücadelenin, bireyselden daha güçlü olduğunu, insanın pişman olduğu hatalarından kendince yöntemlerle nasıl çıkışlar aradığını, herkesin bir hikayesi olduğunu, o hikayeyi bildiğinizde hiçkimseyi çok yargılayamayacağınızı, insanların ne kadar acımasız olabildiklerini, insanların ne kadar sevgi dolu olduklarını, hayata dair birçok konuyu ele almış bir film..

Gidip mutlaka görün diyemiyorum, çıkışta benim gibi ağlamaktan dağıldıktan sonra beni arayıp “Nazlı, nasıl bir filme yolladın bizi” demenizden korktuğum için…

 

 

 

 

FİLM EKİMİ-2019

Etiketler

, , , , , ,

Senenin en hareketli ayı. Ekim… Contemporary, Bienal, Film Ekimi, v.s. 

Film Ekimi haftasındaki ilk filmim Almodovar filmi olan “Pain and Glory”-“Acı ve Zafer” oldu.

 

Başrollerinde Banderas ve Cruz’un yeraldığı filmi başlangıçtaki olayın sevimsizliğine rağmen keyifle izledim. Olaya sonra döneceğim.

Filmde flashbacklerle çocukluk anıları ile bir adamın hayatını izliyorsunuz. Yorgun bir adam var başrolde, annenin bir çocuğun hayatındaki önemi, hayatın karşılaşmalarındaki, rastlantı yada tesadüf dediğimiz çakışmalardaki incelikler ve seçimlerimiz.

Filmin başındaki renkler, filme de yansımış, yukarıdaki fotoğraftaki çerçeve içindeki resim ise beni filmde en çok etkileyen kare. Renkleri ve filmdeki birçok kareyi bağladığı için. Burada detaya girmiyorum ki, gidip seyredeceklerin hevesi kaçmasın. Filmekimi süresi içinde billet bulamadı iseniz hiç dert etmeyin bu film kesin vizyona girer, girmese de Başka Çarşamba kapsamında oynayacak, bu bilgi garanti:)

Gelelim, film başlamadan yaşanan sevimsizliğe.

Benim yanımdaki 2 koltuk boş, bir tanesi zaten beraber bilet aldığımız arkadaşa ait, hastalandığı için gelmeyeceğini biliyorum. 2 kadın geldi ve oturdu. Belli ki numarasız son dakika biletle girmişler. Buraya kadar sorun yok. Ama ne zaman ikinci koltuğun sahibi geldi, işte o anda tatsızlık başladı. Genç bir kız, gelip yerine oturmak isteyince kalkmadılar! Kız kaldıramayınca görevliye gitti, İKSV görevlisi gelid ve kalkmalarını rica etti, yine kalkmadılar. Görevli, bu biletlerin ancak film başladıktan sonra, yani reklamlar bitip salona girişler kapandıktan sonra istenen koltuğa oturabilen yersiz bilet olduğunu ve bunun satış sırasında özellikle vurgulandığını söylemesi birşey ifade etmedi. Hayretler içinde diyalogları izledim ve müdahil olmamaya çabaladım, bayağı çabaladım taaakiiii İKSV görevlisinin koltuk sahibine başka yere oturmasını önerene kadar!!!! Yerimden kalktım ve bunun kabul edilemez olduğunu o kişilerin kalkmaması durumunda yerime oturmayacağımı söyledim, salondan neyseki birkaç kişi daha destek verdi de, mecbur kaldılar. Aldığı koltukta filmi izleyen genç kız, filmin sonunda verdiğim destek için teşekkür etti. O konumda kalan birçok insan mücadele vermemek için kabul ediyor ve yaptım olducuların yanına kar kalıyor.

Uyanık, saygısız, görgüsüz, haddini bilmezlere tepkisiz kalamıyorum, susamıyorum. Herkes tepki verirse, yaptım olducuların hareket alanı daralır.

Saygılı olmak bu kadar zor mu?

Film Ekimi haftasındaki son filmim Noah Baumbach filmi olan “Marriage Story” oldu.

Tam bir kara mizah, filmde bol bol gülüyorsunuz ama arka planda işlenen konu acıtıcı. Bir birliktelik ve ayrılık süreci çok güzel analiz edilmiş. Kadının beklentileri ve erkeğin bu beklentilerden bir haber olup kendi ekseninde dönen hayatın son bulması ile vermek zorunda kaldığı mücadele.

Scarlett Johansson ve Adam Driver, rollerinin haklarını vermişler. Newyork ve LA arasındaki eski savaşıda konuya yedirmiş yönetmen. İki insanın nasıl konuşamayacak seviyeye getirdikleri ilişkiden nemalanmaya çalışan avukatların olayı iyice içinden çıkılmaz hale getirdikleri. Çok çıkarılacak alt başlık var ama benim için en vurgulu olanı konuşabilmeyi kaybetmemek. Her nevi ilişki için geçerli bu. Bir sorunun mu var, git konuş, kırıldın mı, kızdın mı, incindin mi, konuş karşındaki ile. İletişim çağında bu kadar ilişkisizlik düşündürücü.

JOKER; ise Filmekimi’nden bağımsız vizyondaki en iyi film. Joaquin Phoenix, bence Oscar adayı. Film için tam 23 kilo vermiş!!! Mutlaka görün. Tek önerim geç seansa gitmemeniz. Filmden sonra biraz hava alacak zamana ihtiyacınız olacak. Sert ve sarsıcı işlenmiş.

 

Alaçatı-Kapari Bahçe Fiyaskosu

Etiketler

, ,

Alaçatı’nın popüler mekanlarından biri Kapari Bahçe. Tam Hacımemiş’in göbeğinde, lokasyon ve yerleştiği alana diyecek birşey yok. Kaskatlı düzende yerleştirilmiş masalar, her bir seviyede sokağı görüş ve havadarlık açısından da güzel. Alaçatı’nın kalabalıklığı malum, rezervasyonsuz bir mekana gitmek riskli. Bunu bilerek haftalar evvel rezervasyonumuzu yaptırdık, deniz sonrası oldukça aç, yiyeceğimiz enfes yemeklerin hayali ile kapıdan içeri girdik. Masamız tam servis yolundaki merdivene sıkıştırılmış ve 3 kişilik rezervasyona rağmen 2 kişilik hazırlamış bir masa. 3. servisi açtıklarında oraya outran kişinin gece boyunca rahat etmesi mümkün değil, kafasınddan aşağı yiyebileceği yemek ve/veya içki de cabası!!! Başka masa talebimiz önce reddedildi, ben o masada oturmayacağımı söyleyince, başka masa bulmaya baktılar. Hemen restaurantın içinde diyebileceğim, en üst kaskatta yeralan sushi bar’daki masayı teklif ettiler. Oraya servis yapacaklardı, bizde akşamın o saatinde o kalabalıkta yeni yer arayışı ile uğraşmayalım diye kabul ettik.

Menüler bırakılınca aslında bize masa alternatifi sunmadıklarını, restaurant alternatifi sunduklarını anladık. Baktık ki orada istediğimiz kalitede servis alamayacağız, daha fazla tadımız kaçmadan mekanı terk etmeye karar verdik. İyi ki çıkmışız, biraz ileride solda Eflatun’da hem güler yüzle hemde çok lezzetli yemeklerle ağırlandık. Eflatun’un fiyatları da ucuz değil belki ama enazından Kapari Bahçe’deki gibi paranla rezil olmuyorsun.

Bir daha Kapari Bahçe’ye adım atar mıyım, hiç mi hiç sanmıyorum. Büyük konuşmaktan korkarım o nedenle asla demiyorum ama mecbur kalmadıkça diyeyim ki gitmek durumunda kalmayayım:)

İnsanı yolunacak kaz yerine koyan bu zihniyetteki yerlerin uzun vadede ayakta kalmayacaklarını düşünüyorum. Yemekleri lezzetli bile olsa, önce müşteriye verilen önem gelir. En azından benim için…

 

Yaşama Övgü -Human Requiem

Etiketler

, , ,

Dün akşam Zorlu PSM’de 47.İstanbul Müzik Festivali kapsamında farklı bir performans vardı. Farklı bir konser tecrübesi yaşadık. Johannes Brahms’ın German Requiem‘ini, Human Requiem’e dönüştürmüş Jochen Sandig…

Girişte hostesler size birer  torba vererek ayakkabılarınızı çıkartmanızı istiyorlar, mecbur değilsiniz ama önerilen bu. Arkadaşım çıkartmak istemedi, ben de neden çıkartmamız gerekli sorusuna cevap ararken, bir adam yanıma yaklaştı ve

-“bence çıkartın” dedi.

-“siz daha önce izlediniz sanırım” dedim, ben de.

-“ben yaptım” demez mi:) meğer konuştuğum kişi Jochen Sandig imiş..

Ben ayakkabılarımı çıkarmaya karar verdim, arkadaşımda beni bu halde fotoğrafladı ama hiçbiryerde paylaşmayacağı konusunda sözünü aldım:)

Neyse, devam edeyim..içerisi oldukça geniş bomboş bir alan, karşılıklı 3 basamak oturma yeri var, gelenler ayakta, minderler var ilerleyen saatlerde oturmak isteyene.

Birde yukarıda tavana asılı salıncaklar yumakları…

The Berlin Radio Choir (Rundfunkchor Berlin) performs “Human Requiem” in which two vocal soloists, the choir and two pianists play Brahms’s “The German Requiem” as part of Lincoln Center’s White Light Festival at the Synod House at the Cathedral of St. John the Divine on Saturday night, October 15, 2016. Production credits: Jochen Sandig (Concept and Scenic Realization), Brad Hwang (Spatial Concept) and Jorg Bittner (Lighting). This image: Members of the Berlin Radio Choir (Rundfunkchor Berlin). (Photo by Hiroyuki Ito/Getty Images)

Performans başlıyor, seslerin nerden kimden geldiğini anlayamıyorsun once, seyirci kalabalığı içinde gezinen Berlin Korosu başlıyor Requiem’e…bir bakıyorsun birisi senin yanında, diğeri karşında.

 

Bir sahne de Sandig yanıma oturdu, o sırada sahnelediği performansı izlerken ki duygusunu yakından görme  şansım oldu, o kadar heyecanla ve mutlulukla izliyordu ki, sanki ilk kez sahneleniyormuşca. Çıktıktan sonra baktım, yıllardır dünyanın farklı şehirlerinde çokca sahnelenmiş.

O an insanın yaptığı işi keyifle yapmasının ne kadar değerli olduğu geldi aklıma. Zaten performansın hedefi sadece bir klasik müzik konseri değil, tüm 0 süre içerinde insanı düşündürmek, duygulandırmak ve farkındalığını arttırmak üzerine idi.

Tabii bu benim yorumum.

Mutlaka gidin görün diyemiyorum çünkü sadece 2 gece idi ve dün bitti:(

Sanatla kalalım.

Profesyonel

Etiketler

, ,

2 senedir Profesyonel oyununa bilet almaya çalışıyordum. Sabah 10’da satışa çıkacak biletler için kaç kere 9:45’de laptop’ımın başında hazırola geçtim bilmiyorum, 10:00 da login olup, 10:05 de biletlerin tükendiği başka oyun görmedim. Bir sefer de arkadaşım gitti Cevahir sahneye, o da gişede ona sıra gelene kadar eli boş döndü.

Neyse sonunda çok sevdiğim bir yakınım bana müjdeyi Verdi, yerlerimiz hazırdı, Küçükçekmece sahnesinde yer ayarlandı.

Yetkin Dikinciler ve Ahmet Emin Yarar’ın performansları büyüleyici. Sırp yazar Duşan Kovaçeviç’in oyununu Işıl Kasapoğlu rejilemiş. Oyun tek perde ve 2 saat. Nasıl geçti anlamadım bu 2 saat. Oyundan çıkalı saatler oldu hala oyunun etkisi altındayım. Hicvederken güldüren bir oyun, gülüyorsun, birden gözlerin doluyor. 2 saat içinde bu Duygu durumu değişikliğini sahnede oynayıp, seyirciye yansıtabilen Büyük sanatçılardan Dikinciler ve Yarar.

Değişmemekte ısrar eden dünyayı değiştirmek istiyorum.

Katkıda bulunmak istiyorum.

Çalışıyorum.

Haykırıyorum.

Yarı aydınların,Yarım(!) sanatçıların kullanılmalarından,

Kendi kendilerini kullandırtmalarından bıktım…

Hüzünlüyüm.

İsyan ediyorum.

Teya gibi…

Luka Laban gibi….

“IŞIL KASAPOĞLU”

 

Gündüze özgü aydınlıktan bahseden bütün selamlaşmaları kaldıralım.

Gün ortasında bile gece salami verelim.

Aydınlığa kavuşana kadar da böyle davranmakla yetinelim.

“DUŞAN KOVAÇEVİÇ”

 

Herkes Biliyor-Todos Lo Saben

Etiketler

, ,

Geçen sene FilmEkimi’nde kaçırdığım filmlerden biriydi “Herkes Biliyor”. Neyse ki vizyondan kalkmadan yakaladım bu gece, Penelope Cruz ve Javier Bardem başrollerde yönetmen Asgar Farhadi. Ahlaki seçimler ve aile dramı alanına bu kez psikolojik gerilim ve gizemi de katan Farhadi’nin bu filmi Madrid’de geçiyor.
Buenos Aires’te yaşayan bir kadının çocuklarıyla birlikte İspanya’ya gidişi ve eski tanıdıklarının da karıştığı olayların ortasında kalışı anlatılıyor.

Bir düğün organizasyonu için yıllar sonra doğup büyüdüğü kasabaya gelen Laura’nın (Penélope Cruz) hem aile üyeleriyle yeniden inşa etmeye başladığı diyaloğu hem de kasabadayken aralarında bir ilişki olduğunu anladığımız Paco’yla (Javier Bardem) iletişimini bizlere anlatarak hikâyesine başlıyor. Laura’nın kızının kaçırılmasıyla devam eden bir yangın yerine dönüşüyor. Geçmişle kurulan bağlarla ilgili yerele dair bir bakış yaratmak isteyen yönetmen ailenin kutsallığına getirilen eleştirel bakış , aileyi sorgulamaya başlayacağımız sırada ailedeki ve çevredeki tüm bireylerin belirli stereotiplere sıkışarak bize kolay yoldan iyiyi/kötüyü ya da da doğruyu/yanlışı gösterme yoluna gitmesi etik sorgulama kanalını da kapatıyor.

Tüm bunların yanında özellikle Javier Bardem’in hayat verdiği Paco, filmin aile ve doğruluk kavramlarına yönelik en önemli sorularını yönelten karakteri.

Filmin çıkışında, bir çiftin yanımıza gelip, filmin son sahnesini sormasından anladığım, bitiş sahnesinin herkesce farklı yorumlandığı.

Filmin son sahnesinde çalan kapanış müziğini unutmamak için burada paylaşıyorum…

 

Joseph K & DAS DAS

Etiketler

, , , , , ,

Das Das sahne bu sene Metropol’de perdelerini açtı. Watergarden’daki sahneye göre daha geniş, ulaşım da daha rahat. Gerçi henüz AVM kısmı açılmamış, 1 Nisan’da açıldıktan sonra Ataşehir’in o muhteşem trafiği ne hale gelir bilemiyorum!!!

Geçen sene bir türlü denk getiremediğim Joseph k’yı izlemek üzere yeni DasDas’a gittim.

Kafka’nın ‘Dava’ romanından uyarlanan ‘Joseph K.’ İngiliz yazar Tom Basden’in kaleminden çıkan bir oyun. Basden, Dünya edebiyatında bir klasik haline gelen ‘Kafka’yı kendi dönemine uyarlayarak, topluma, adalet adı altında giydirilmek istenen adaletsizlik gömleğini ifşa etmiş.
‘Joseph K.’ , ‘adalet’ kavramının ve egemen sistem kalıplarının bu kadar sorgulandığı bir memlekette ayrı bir özgünlük taşıyor.

Mert Fırat, Onur Dilber, Didem Balçın ve Özgür Aydın’ın  performansları göz dolduruyor. Mert Fırat’ın oyunculuğunu beğeniyorum, bu oyunda da keyifle izledim. Keyifle izledim diyorum ama oyunun hicvettiği sistemin insanı nasıl yuttuğu konusu ne kadar keyif verdi kısmı tartışılır:)

Sistemin girdap halinde insanı nasıl içine çekip, daralttığı evrensel bir gerçek olarak gözönüne seriliyor. Sadece bizde yaşanan bir sıkıntı değil diye içimizi ferahlatalım mı, yoksa insanoğlu kendi hayatını her nerde olursa olsun bu kadar cendereye neden sokar sorusunu yüzyıllardır çözemiyor diye hayıflanmalı mı bilemedim!

Mulaka izleyin diyeceğim oyunlardan.

Gerçek

Etiketler

, , , , , , , , ,

Dün akşam Zorlu PSM’de “Gerçek” oyununa gittim. “Gerçek” (La Vérité), The Guardian gazetesi tarafından “çağımızın en heyecan veren oyun yazarı” olarak nitelendirilen Fransız roman ve oyun yazarı Florian Zeller’ın eserinden uyarlanmış, Kubilay Tunçer, Levent Üzümcü, Neslihan Yeldan ve Özge Özder’in rol aldığı oyunun yönetmen koltuğunda ise Mehmet Ergen oturuyor. Oyun, ilişkiler ve bu ilişkilerde ne kadar samimi olunduğu üzerine kurulu.

İki çift
İki en iyi arkadaş
İki sevgili

Dostluk, şüphe, ihanet…
Ve gerçek.

Gerçek, nedir?

Bu soru tarihsel olarak filozofların yanıt aradığı en önemli sorulardan birisi. Bu cümle oyunun içinde de geçmekte:)

Biz insanlar aslında toplumsal yaşam içerisinde gerçeği aramıyoruz. Çünkü çoğu zaman gerçeğe ulaşma çabası riskli ve tehlikelidir. Bu yüzden sistem tarafından bize sunulan sanal gerçekliği yaşamayı tercih ediyoruz.

Çoğu insanın sorunu, içinde bulunduğu konumu korumak ve geliştirmektir.  Bunun için, gerçek olmadıklarını bilseler de inanırlar ya da inanmış görünürler. Ȍyleyse toplumun bütünü için gerçek ya da gerçeklik diye bir kavram söz konusu değildir.

Oyun bittiğinde ilk aklıma gelen soru şu oldu; “Gerçeklerle mutsuz yaşamak mı, yoksa yalanlarla mutlu yaşadığını sanmak mı?” Herkonuda olduğu gibi bu da bir tercih.

Düşündürdü beni çok, GERÇEK’ten uzak nerelerde dolandığımı düşündüm. Neden dolandığımı sorguladım. İnsanların neden bu kadar samimiyetsiz olduğunu, samimi olduğunu düşündüğün insanların biranda ne kadar güvenilmez olabileceğini algıladığımdaki kırılganlığımı farkettim.

Tiyatroyu seviyorum, insana insanı insanla anlatan sanatlardan…

 

Konservatuvar Öğrencisi Konserde!!!

Etiketler

, , , , , , ,

Bu akşam İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası’nın Şef Daniel Smith yönetiminde müthiş keyifli bir konserini dinledim. Rossini’nin La Scala di Seta Operası Uvertürü ile başlayıp, Çaykovski’nin viyolonsel ve orkestra için yazdığı çeşitlemelerle devam eden ve Mozart Senfoni No.41 ile sona eren konser,Cuma akşamı için ideal bir programdı.

Konserde ön sıramda oturan 2 genç, konser boyunca konuşup, ara ara telefonlarını aydınlatmadan çekinmeden, birbirlerinin omzuna yatıp, arada kızın yanındaki erkeğin yanağını sıkıştırması, gülüşmesi ve sağa sola sürekli hareket halinde olmaları bile sahneden kulaklarımıza ulaşan müziğin büyüsünü kaçırmaya yetmedi. Konser bittiğinde önümdeki bu iki gencin sadece bu konsere mi bilet aldıklarını yoksa benim gibi tüm sezon için kombin biletli mi olduklarını sormadan edemedim. Kızın verdiği cevap karşısında hayretler içinde kaldım!!!

  • “Biz konservatuvar öğrencisiyiz, her konsere giriş hakkımız var. “dedi kız.
  • “Bunu duyduğuma gerçekten üzüldüm,  çünkü konser boyunca konuşmanızdan konsere konsantre olamadık, pop konseri izler gibi izlediniz, konservatuvar öğrencisi olarak sizin çok daha hassas olmanız gerekir” deyince gelen cevap daha da ilginç oldu
  • “Biz provalarda da böyle konuşuyoruz, ayrıca biz pop konserine hiç gitmedik, siz daha iyi bilirsiniz o konserleri” diyerek beni iyice şaşırttı. En sonunda burası prova değil, konuşmalarınız beni rahatsız etti deyince de bakış açısı tabii…. diye son noktayı koydu, cehaletine ve saygısızlığına

Buradan değerli öğretmenlere seslenmek istiyorum, konservatuvar öğrencisi konser dinlemeyi bilmezse sanata saygıyı kim gösterecek?????

Tiyatro Sezonu Açılmıştır

Etiketler

, , , , , ,

Yavaş yavaş kış sezonuna girmeye başladık, hem gri bulutlar çoğaldı, hem kültür ve sanat…

Geçen hafta 2 oyun ile tiyatro sezonunu, 3 festival bileti ile film festivali sezonunu açtım. İlk oyun Kral Lear idi. Shakespeare’in bu trajedyasını Oyun Atölyesi sahneliyor, başrolda Haluk Bilginer, herzaman ki gibi büyülüyor. Eser zaten çok vurucu, tartışılmaz, o eseri canlandıran oyun atölyesi ekibi de çok başarılı. Tavsiye ederim, gidin görün diyeceğim ama Aralık başına kadar kapalı gişe.

Kral Lear, iktidarın vahşiliğini ve iktidarın kendisiyken mağduruna  dönüşen insanı anlatır…Oyunda Lear’ın trajedisine paralel olarak Gloucester’ın hikâyesi bulunmaktadır. İki hikâyenin de teması evlatlarından kötü olanların etkisiyle, iyi evlatlarını haksız yere cezalandıran babaların kendilerini düşürdükleri zor durum ve trajik sonları anlatılır.Shakespeare’in trajedilerinde ölüm önemli bir çözümdür. Kötü karakterler ile trajedinin baş kahramanları genellikle oyunun sonunda ölürler ve her şey geride bırakılan trajik sonlarla bir çeşit “normal” duruma döner. Shakespeare’in trajedilerinde ölüm önemli bir çözümdür. Kötü karakterler ile trajedinin baş kahramanları genellikle oyunun sonunda ölürler ve her şey geride bırakılan trajik sonlarla bir çeşit “normal” duruma döner.

Diğer oyun ise 6. sezon sahnelenmekte olan bir oyun “Bütün Çılgınlar Sever Beni”.

Bulgar yazar Stefan Tsanev’in kaleme aldığı oyunda konu, her şeyin kaynağı iktidarını tehlikeye sokabilecek şüphe duygusudur. İktidarını mülkiyetiyle elle tutulur kılmaya çalışan (erk)ek, bir diğer deyişle varoluşunu somutlaştırma çabasıyla malını mülkünü miras bırakacağı soyunun çetelesini tutmak ister. Tüm sorun soyut alanda sıkışıp kalmasından kaynaklanır aslında. Soyut alan hem iktidarının üzerinde yükseldiği temel hem de her an yıkılmasına neden olabilecek çatlak. Özne konumunu da buradan alır, Öteki’ne karşı yerleştirdiği devlet, otorite, güç, yetki konumunu da. Kadın bedeni ise tüm somutluğuyla karşısındadır. Kadın bedeni en başından beri peşinde koştuğu varoluş kanıtına doğurganlığı ile bizatihi sahiptir. Kadının bedeni dünyaya getirebildiği çocuk sayesinde yaşamın somut kaynağıdır. Erkek kadın bedenindeki bu güce sahip olamadıkça kadın bedeni iktidarın uygulama alanı haline getirilir. (Gizem Kurtsoy’dan alıntı)

Mert Fırat’ı daha once En Kısa Gecenin Rüyası’nda sahnede izledim, rollerinin hakkını veriyor, Ufak Tefek Cinayatler’deki Serhan karakteri ile tanab tabana zıt bir karakter:) çok güldük, eğlendik ama